Edebiyat

Hayatın mizah anlayışı

27 Ekim 2020

Biyografimi yazmak istiyorum… Fakat gerçek hayatımın sıra dizilişi değil, bir masal yazmak istiyorum. Başrolünü kendim oynayıp inandığım bir hayat hikayesi.Büyükken elimizden tutan hayallerimizin temel taşları, çocukken anlatılan masallar mıdır? Dualarımız, geceye anlattığımız olaylar, günümüze ara ara dağılan sebepsiz tebessümlerimizin sebebi içimizde ki çocuk mu? Bir insan çocukluğunu yeniden yaşayamıyor fakat hayattan çıkarttığımız dersleri nasıl değiştirebiliyoruz acaba? Hani koca koca insanlar olabiliyoruz da içimizde ki o çocuğu yaşayamıyoruz ya; oysa o içinde ki çocuğu güldürmeyi unuttuğumuz zamanlarımız olmasaydı, beden büyürken öğrenmediğimiz önemli bir şey de içimizde ki çocuğu sevmek, sarmak, sarmalamak fakat hiç büyütmemek olsaydı… Kendimiz büyürken o küçücüğü bir köşeye itelememek, köşeye sinmiş çocukluğuna eş o miniği bulabilmek… Gerçek bir birey olmanın en önemli çizgilerini kendini bütün olarak tanıyıp kabul etmekse onu bulmak gerekmez mi?İnsan yaşamak istediği hayatla gerçek hayat arasında tutunduğu duaları kadar. Doğa gezegenler ve evren hep bir düzen içindeler. Yaşadığımız hayatta dengeyi koruyamadığımız zaman zorlanıyor ruhumuz. Bir yanlışı düzeltmek yeni bir doğruyu öğrenmekten daha çok zorluyor insanı. Peki içinde yaşadığımız, özümsediğimiz yanlışları kaldırıp yeni doğrular yerleştirmek kolay olur mu? Küçükken verdikleri değer kadar değil, daha da değerli olduğumuzu nasıl özümseyebiliriz? İnsanların hissettirdiklerine muhtaç gibi nefes almayıp kendimize, kendimiz nasıl şükredebiliriz? Her şey onca sebebe gebeyken sebepsiz farkındalık olur mu hiç?İlk önce farket!!… Sonra farzet ve yaşa. An’da kal. Farzet ki ilk önce sen keşfettin o içinde ki çocuğu. Farzet ki bir gezegen keşfettin. Tanı onu. Ulaşılmamış, dokunulmamış kıyılarına dokun. Derinliklerine doğru yol al. Sev, çok sev. Sarıl ona. Mutluluğunu paylaş. Balon al mesela. Hangi insan kaç yaşında olursa olsun pamuk şekeri sevmez ki mesela. İçinde ki çocuğu göremeyen insanlar elma şekerini sevmediklerini düşünür. Lunaparkın önünden sıradanlıkla geçip gidenler, sıradışına çıkamayan insanlardır.Beden yaşıyor ve yanındayken bazen ruhumuz zorlanır. İnsan gözükenden çok daha öte bir varlık. Kalbin onaylamadığı kıyafeti bile giyinmeyen bizler, hayatımızda ki insanları ruhumuza uymadığı halde neden tutarız ki? Beden yani görünen tarafımızın çizgileri daha mı keskin oluyor? Oysa ruhumuzdan besleniyorken…Her şey bitti artık ilerleyemiyorum dediğin an;bir yerlerde, bir şekilde, birileri ya da evren senin için harıl harıl çözümünü hazırlıyor. Bu yüzden mucizelere olan inancımız değişmiyor sanırım. Herkesin dilinde “hayat işte…” dediği, aslında hayatın sürprizleri değil mi? Yaşanan bir çok zorluk, acısı geçip anlatılırken gülümseme sebebi oluyorsa, bu hayatın mizah anlayışı olamaz mı? Senin planladığının yanı sıra kaderin planı daha üstte kalamaz mı?Soruları doğru sorup güzel cevapların sizi bulması dileğimle…Nesibe Özkiraz.

iPhone’umdan gönderildi

You Might Also Like

No Comments

Leave a Reply